Kaldırımlar Şiiri

 

Kaldırımlar Şiiri

  Kaldırımlar şiirini yazan kişi Necip Fazıl Kısakürek’tir. Ahmet Necip Kısakürek, Türk şair, romancı, oyun yazarı, İslamcı ideolog ve komplo teorisyeni. Çok sayıda eseri ve şiiri vardır.

 

Kaldırımlar

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

 

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

 

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

 

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

 

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

 

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

 

Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

 

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

 

İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur...
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

 

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

 

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

 

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

 

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

Yusuf Hayaloğlu’nun “Hayat Nedir Anne?” Konulu Şiiri

 

Yusuf Hayaloğlu’nun “Hayat Nedir Anne?”  Konulu Şiiri


Yazdığı şiirler ile gönüllerimize taht kurmuş büyük şairdir. Yusuf Hayaloğlu. Kimi şiirleri de şarkıya dönüştürülmüştür.


Hayat Nedir Anne?

benim hiç sapanım olmadı anne,
ne kuşları vurdum,
ne de kimsenin camını kırdım...
çok uslu bir çocuk değildim ama,
seni hiç kırmadım, hep boynumu kırdım.
ben hayatım boyunca
bir tek kendimi vurdum! ..


suskun görünsem de,
fırtınalı ve mağrurdum anne.
bir mızrak gibi,
aynada hep dik durdum anne! ..
ben sana hiçbir gün laf getirmedim,
leke sürmedim.
ama göğsümü çok hırpaladım,
kalbimi çok yordum...
ben hayatım boyunca, en çok kendimi sordum! ...


benim hiç sevgilim olmadı anne,
ne bir yuva kurdum,
ne bir gün şansım güldü...
öpemeden bir bebeğin gidişini,
tükendi gitti çağım...
kimi yürekten sevdiysem,
yüreğini başkasına böldü...
bir muhabbet kuşum vardı,
o da yalnızlıktan öldü...

sen beni göğsünde
hep acılarla mı soğurdun anne?
yoksa evlat diye,
koca bir taş mı doğurdun anne?
eziyet değilim, zahmet değilim,
musibet hiç değilim;
bir senin mi balına sinek kondu, söylesene!
doğurdun da beni,
ne ile yoğurdun anne?


benim hiç hayalim olmadı anne...
ne seni rahat ettirdim,
ne kendim ettim rahat...
bir mutluluk fotoğrafı bile çektirmedi bu hayat!
kaybolmuş bir anahtar kadar
sahipsizim anne...
ne omzumda bir dost eli,
ne saçımda bir şefkat...


say ki yollardan akan,
şu faydasız çamurdum anne...
say ki ıslanmaktım, üşümektim,
say ki yağmurdum anne!
bunca yıldır gözyaşlarını,
hangi denizlere sakladın?
oy ben öleyim,
Sen beni ne diye doğurdun anne?

Aman Diyene Kılıç Kalkmaz Atasözü İle İlgili Konuşma

 

Aman Diyene Kılıç Kalkmaz Atasözü İle İlgili Konuşma

 

Yenilgiyi kabul edip dürüstlüğüne, mertliğine güvenerek teslim olan düşmanın canına kıyılmaz. Gündelik yaşamımızda ise ise atasözümün anlamı şu şekildedir: Haksızlığını, suçunu kabul edip özür dileyen kişinin daha fazla üstüne gitmek, kusurlarını tekrar dile getirmek doğru değildir. Bu nedenle atalarımız da “Aman diyene kılıç kalkmaz.” demiştir.

 

Sevgili Öğretmenim, değerli arkadaşlarım

 

Ülkeler arası savaşlar olduğu zaman o esnada çeşitli olanlar da yaşanabilir. Bunlardan biri de  yenilgiyi kabul edip af dilemektir. İşte bu sırada yenilgiyi kabul eden, mertliğine güvenerek teslim olan kimsenin canına kıyılmaz. Normal yaşamda da bize yanlışı olan ve daha sonra yanlışının farkına varıp geri özür dileyen insanları da sürekli eleştirmek doğru değildir. Sen bana şunu yapmıştın, sen bana böyle davranmıştın diyerek lafı uzatmanın hiçbir anlamı yoktur.

 

 Kusur gören gözleri artık kör etmek gerekir ve özür dileyeni affetmek olgun insana yakışan en önemli erdemdir. Daha fazla üstelememek gerekir. Hoşgörülü olmak, affetmek en güzelidir. Bunun için de aman dileyene kılış kalkmaz denilmiştir. Atasözünden anladıklarım ve anlatacaklarım bunlardır. Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Günlük Hayatta Deyimlerin Önemi

 Günlük Hayatta Deyimlerin Önemi 

Deyimler, dilimizin en renkli ve zengin öğelerinden biridir. Günlük hayatta sıkça kullandığımız bu ifadeler, konuşmalarımızı ve yazılarımızı daha etkileyici ve anlamlı hale getirir. Örneğin, "dil dökmek" deyimini ele alalım. Bu deyim, birisini ikna etmek için çaba göstermek anlamında kullanılır. 

İş hayatında ya da kişisel ilişkilerde birini bir şeye ikna etmeye çalışırken bu deyimi sıkça duyarız. Bir diğer yaygın deyim ise "gözden düşmek"tir. Bu deyim, birinin saygınlığını ya da güvenilirliğini yitirmesi anlamına gelir. Örneğin, bir çalışan sürekli geç kalıyorsa ve işlerini aksatıyorsa, zamanla patronunun gözünden düşebilir. Bu deyim, insanların davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini anlatmak için sıklıkla kullanılır. 

 Son olarak, "kulak vermek" deyiminden bahsedelim. Bu deyim, bir konuyu dikkatle dinlemek anlamında kullanılır. Öğrenciler öğretmenlerinin anlattıklarına kulak verdiklerinde, derslerini daha iyi anlar ve başarıya ulaşırlar. Aynı şekilde, iyi bir dinleyici olmak kişisel ilişkilerde de büyük önem taşır. 


Deyimler, kültürel mirasımızın bir parçasıdır ve dilimizi zenginleştirir. Bu yüzden, deyimlerin anlamlarını ve nasıl kullanıldıklarını öğrenmek, hem konuşma hem de yazma becerilerimizi geliştirmemize yardımcı olur. Günlük hayatta doğru ve etkili iletişim kurmak için deyimlere kulak vermek, dilimizi daha renkli ve anlamlı kılar.

Küpe Girmeden Sirke Olunmaz Atasözü İle İlgili Kompozisyon

 

Küpe Girmeden Sirke Olunmaz Atasözü İle İlgili Kompozisyon

 

Kendisini, özelliklerini tam olarak bilmeyen, buna karşılık kendisini herkesten üstün gören, kibirli kişiler herhangi bir bir işte gerekli bilgiye tam olarak sahip olmadan, deneyim kazanmadan iyi bir noktaya ulaşmak isterler. Oysa bazı mevkileri elde etmek için çok çalışmak, biraz eziyet çekmek gerekir. Yani sabır ve istikrarla zorlu yolları geçmek gerekir. Bunun için de atalarımız küpe girmeden sirke olunmaz sözünü kullanmıştır.

 

Sevgili  Öğretmenim, değerli arkadaşlarım

Kimi insanlar kendilerini tanımadan, faydalı oldukları ya da yararlı oldukları yönü bilmeden her şeyi biliyorum havasında gezinip durular. Oysa herhangi bir bilgi ve beceriye sahip olmayan kişiler bir de kibirli olurlar ve kendilerini diğer insanlardan daha yukarılarda görür böyle kimseler. Hemen yüksek bir makamda olayım, iyi yerlere geleyim, iyi maaş alayım derler. Oysa çalışmadan, emek etmeden, alın teri dökmeden yükselmek isteyen bu tip insanalar büyük hayal kırıklığı yaşarlar. Çünkü makam, mal ve mülk ancak çalışarak, kendi emeğinle mücadele ederek kazanılır.

 

Zorluklar karşısında yılmadan, bıkmadan, usanmadan çalışan kimseler iyi bir yerlere kendi gücü ile gelir. Yani belli bir zaman geçmesi gerekir. Kişinin sebat göstermesi gerekir ve durmadan ilerlemeye, çalışmaya, yorulmaya devam etmesi gerekir. Ancak bu şekilde güzel yerlere gelinir ve kimseye muhtaç olmadan, kimseden torpil almadan başarı elde edilir. Bu atasözünden anladıklarım ve anlatacaklarım bunlardır. Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Arif Nihat Asya’nın Bayrak ve Dağlar Şiiri

 

Arif Nihat Asya’nın Bayrak  ve Dağlar Şiiri

 

Mehmet Arif Nihat Asya Türk şair, öğretmen ve siyasetçidir. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli temsilcilerindendir. Sade bir üslupla millî değerleri ve dini heyecanları işleyen şiirler yazmıştır.


Bayrak

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!

 

Dağlar


Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz.

Korka korka eteğinden öper yaz;

Ağrıdağ, Babadağ, Gâvurdağ, Ilgaz

Kubbelerdir…dolaşır, aşılmaz.

Tendürük'te, Kop'ta Palandöken'de

Kurtların payı var gelip geçende…

Ki alırlar vermek istemesen de!

Dağlar var, tahtından inmeyen sultan

Dağlar var, yapılmış bundan, buluttan…

Dağlar var ki Bingöl, Binboğa, Süphan,

Medetsiz'ler, Mor'lar, Nur'lar, Yıldız'lar;

Karalar, Kızıllar, Bozlar, yağızlar…

Karla dolar 'İmdat' diyen ağızlar;

Yollar kesen, haraç alan dağlar var.

Bolkarda çamların sakızı damlar…

Ve bir yıldız düşer, tutuşur çamlar…

Bir kızıl şehrâyin olur akşamlar…

Tacı olan, tahtı olan dağlar var.

Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur,

Akşamlar ya mor, ya turuncudur.

Ve kışın dünyanın öbür ucudur..

İstiklal Marşı

 

İstiklal Marşı

 

Kahraman ordumuz için Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılmış milli marştır. Bu marş için Mehmet Akif Ersoy tek kuruş dahi almamıştır. Çünkü o para ile marş yazılmayacağını söyleyecek kadar yürekli ve onurlu bir insandır. Yazdığı Marş yıllardır yüreğimizde, aklımızdadır. Milli marşımız okunurken her zaman saygılı oluruz. Şehitlerimizin ruhu şad olsun.

İstiklal Marşı sözleri


İstiklal Marşı

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

 

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
 “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

 

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.

 

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

 

Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

 

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhu mücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.                     

                                    (Mehmet Akif Ersoy)

 

 

Karınca Kanatlanınca Kendini Serçe Oldum Sanır Atasözü İle İlgili Konuşma

 

Karınca Kanatlanınca Kendini Serçe Oldum Sanır Atasözü İle İlgili Konuşma

 

Beklenmedik bir anda makam sahibi olan kimseler bir anda çabuk değişir. Kendisine aşırı yetki verilen veya eline bol para geçenler birdenbire değişir. Çevresindeki insanları görmezlikten gelmeye başlar ve insanlara karşı büyüklük taslar. Yakınındaki insanları tanımaz, onlara yardım etmez ve ne oldum delisi olur. Bunun için de atalarımız karınca kanatlanınca kendini serçe oldum sanır atasözünü kullanmışlardır.

 

Sevgili Öğretmenim, değerli dinleyiciler

Kimi insanlar ne yazık ki özünü çabuk unutuveren kimselerdir. Böyle kimselerin eline çok para geçtiği zaman ya da böyle kimseler bir anda makam atladığı zaman şımarmaya başlar ve kendi benliğini, nerden geldiğini çabuk unutur. İnsan beğenmez hale gelir. Yakınlarına karşı kibirli davranır ve onlara elinden gelen desteği sağlamaz. Kendini bir şey oldum sanır. Bunun için de burnu havada gezer ve gezmeye devam eder. İşte bu tip insanlardan olmamak gerekir. Geldiğimiz yeri unutmamalıyız. Bir makama geldiğimiz zaman önce yakınlarımıza yardım etmeliyiz, hoşgörülü olmalıyız ve tevazu sahibi insan olmalıyız. Böyle yaparsak çevremizdeki insanlar tarafından da vefalı ve saygıdeğer insan olarak görülürüz.

 

 Tevazu sahibi insan olursak İnsanlar  bize karşı öfke beslemez ve sevdiğimiz insanlar biz onlara asil bir şekilde karşılık verdiğimiz için bizi daha çok sever  ve bize daha çok bağlanır. Büyüklük taslayanlar, insanlara tepeden bakanlar, sonradan görmeler ne yazık ki yalnız kalır ve boş boş ve saçma sapan tavırlar göstererek sevdiklerini de kendinden bir zaman sonra uzaklaştırır. Ne olursa olsun mal, mülk, makam kişinin duruşunu değiştirmemelidir ve kişi asıl benliğini, asıl özünü kaybetmemelidir. Anlatacaklarım bunlardır. Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Yaş Otuz Beş Şiiri

 

Yaş Otuz Beş Şiiri


 Cahit Sıtkı bu şiiri ile ile ilgili şöyle konuşmuştur: “İlk yazılarımda biçim zayıflığı vardı; dize titizliği, “bütün” kaygısı yoktu. Eskiden duymak yeterlidir sanırdım. Ne kadar aldanıyormuşum! Bereket versin, sonradan kendimi toparlayabildim: Ömrümde Sükût ile Otuz Beş Yaş’ı okuyanlar bu farkı görebilirler. Hayat hızla akıp gider ve eski yaşlarımız bir daha asla gelmeyecektir.


Yaş Otuz Beş

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.

Dante gibi ortasındayız ömrün.

Delikanlı çağımızdaki cevher,

Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,

Gözünün yaşına bakmadan gider.

 

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

 

Zamanla nasıl değişiyor insan?

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.

 

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hatırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız,

Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız.


Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç fark ettim taşın sert olduğunu.

Su insani boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!

Her yıl biraz daha benimsediğim.

Ne dönüp duruyor havada kuşlar?

Nerden çıktı bu cenaze, ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar?

 

Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Kitabı İle İlgili Test Soruları ve Cevapları

 

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Kitabı İle İlgili Test Soruları ve Cevapları


1)  Kitaptaki delikanlı kaç yaşından beri dizinden rahatsızlık çekmektedir?

A) 3

B) 5

C) 7

D) 8

 

2) Delikanlının sevdiği kızın adı nedir?

A) Nuran

B)  Nüzhet

C) Nimet

D) Narin

 

3)  Delikanlının rahatsızlığı nedir?

A) Kalp hastası

B) Şeker hastası

C) Dizindeki kemik hastalığı

D)  Obezite


 

4) Delikanlının rahatsızlığını anlattığı doktorun adı nedir?

A) Murat

B) Mehmet

C) Mustafa

D) Mithat

 

5)  Delikanlının sevdiği kızın babasının mesleği nedir?

A) Emekli öğretmen

B) Emekli polis

C) Emekli doktor

D) Emekli paşa


 

6) Delikanlının sevdiği kız kiminle  evlenecektir?

A) Doktor Ragıp

B) Doktor Mithat

C) Doktor Murat

D) Doktor Kerem

 

7) Delikanlının bacağına ne olmuştur?

A) Bacağı , gördüğü tedavi sayesinde eski haline kavuşmuştur.

B) Bacağı kesilmiştir  ve sakat kalmıştır.

C) Yabancı bir ülkeye tedavi görmek için bir aylığına memleketinden ayrılmıştır.

D) Sevdiği kız sayesinde çabuk iyileşmiştir.

 

8) Delikanlının en zor  zamanlarında kim yanında olmuştur?

A) Doktor Mithat

B) Doktor Ragıp

C) Kuzeni

D) Babası

 

9) Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı kitabın yazarı kimdir?

A) Ahmet Hamdi Tanpınar

B) Peyami Safa

C) Tarık Buğra

D) Mustafa Kutlu

 

 Cevaplar:

1. d   2.b   3.c  4.d  5.d  6.a  7.b  8.a  9.b