Türk
Kültüründe Misafirperverliğin Yeri Ve Önemini Anlatan Uzun Bir Hikaye Yazınız
İç Anadolu’nun rüzgârlı bozkırında, kerpiç evlerin yan yana dizildiği, genç insanların iş bulamadığı için şehre göç edip genelde yaşlıların kaldığı küçük mü küçük bir köy vardı. Bu köyde yaşayan herkes birbirini tanır, kapılar kilitlenmez, sofralar eksik olmazdı. Bu köyde insanlar birbirine güvenir, birbiri ile selamlaşır ve herkes birbirini iyi tanırdı. Gençler iş gereği göç edince köydeki yaşılar birbirine destek olmuş, aile gibi olmuşlardır. Köylerden birinde küçük mütevazi bir evde yaşayan Meryem Ana ile Ali Dayı geçimlerini küçük tarlalarından sağlarlardı. Birde on beş yirmi tane tavukları, on kadar da hindileri vardı. Onlardan gelen yumurtalar da aile bütçesine kâr sağlardı. Varlıkları her ne kadar az olsa da gönülleri geniş insanlardır bu insanlar. Çünkü Anadolu insanıydı bu koca yürekli, tebessüm halinde olan güzel insanlar. Her daim merhametliydiler,, misafirperverdiler..
Evine gelen herkesi Tanrı misafiri olarak görürlerdi ve o gün evde ne varsa onu pişirirler hiç bir şey bulamasalar bile bir tane tavuk kesip misafirin önüne koyarlardı. Tavuk suyu ile pişen pilavın yanına buram buram kokan tarhana çorbası yapılınca gelen misafirin gönlü şen olurdu ve oradan mutlulukla, minnetle ayrılırdı. Yine günlerden bir gün sonbaharın serin bir akşamıydı. Gün boyu tarlada çalışan Ali Dayı yorgun adımlarla eve dönmüş, Zeynep Ana’nın tandırda pişirdiği ekmeğin kokusu evi sarmıştı. Sofraya kuru fasulye, bulgur pilavı ve ayran konmuştu. Tam sofraya oturacakları sırada kapı çalındı. Ali Dayı hiç tereddüt etmeden ayağa kalktı. Çünkü Türk kültüründe kapıya gelen kim olursa olsun geri çevrilmezdi. Kapıyı açtığında karşısında üstü başı toz içinde bir yolcu duruyordu. Yüzünden yorgunluk akıyor, gözlerinde uzak yolların izi vardı.
“Selamünaleyküm,” dedi yolcu kısık bir sesle.
“Aleykümselam, hoş geldin başımızın üstüne,” dedi Ali Dayı “Buyur içeri, soğukta kalma.”
Yolcu, adının Orhan olduğunu, başka bir şehre giderken yolunu kaybettiğini anlattı. Cebinde az parası kalmış, geceyi geçirecek bir yer arıyordu. Yolcu çok yorgundu. Aç olduğu, susuz olduğu her halinden belliydi. Ali Dayı ve Meryem Ana hiç düşünmeden onu içeri aldılar. Meryem Ana sofrayı genişletti. Evde ne varsa ortaya koydu. Kendi paylarını küçülttüler ama misafirin tabağını doldurdular. Çünkü Türk geleneğinde misafir, “Tanrı misafiri” sayılırdı. Ona hizmet etmek, sadece insani bir görev değil, aynı zamanda manevi bir sorumluluktu. Misafir bereketi ile gelirdi ayrıca. Birini yer binini bırakır giderdi . Bu düşünceye sahipti Ali Dayı ve Meryem Ana.
Yemek boyunca Ali Dayı , Orhan’a halini hatırını sordu. Köyden, hasattan, çocuklardan konuşuldu. Orhan, uzun zamandır böyle sıcak bir ortamda bulunmadığını söyledi. “Şehirde insanlar birbirine yabancı,” dedi. “Kimse kimseyi tanımıyor, kapılar kapalı. İnsanlar çok acımasız ve çok bencil oldu. Eski komşuluklar, samimiyet kalmadı Ali Dayı dedi.
Ali Dayı gülümsedi. “Bizim kapımız açık. Çünkü biliriz ki bir gün biz de yolda kalabiliriz.”
Yemekten sonra Meryem Ana evindeki en temiz yorganı çıkarıp misafire hizmet etmeye başladı.. Ali Dayı kendi yatağını Orhan’a verdi, kendisi sedire uzandı. Sabah olduğunda Meryem Ana erkenden kalkıp sıcak çörek yaptı, yanına peynir, bal, tereyağı, tavada yağlı yumurta, patates közlemesi ve zeytin koydu. Orhan’ı kahvaltı ettirmeden yola çıkarmadılar.
Tam vedalaşacakları sırada Orhan’ın gözleri doldu. “Size borcumu nasıl öderim?” diye sordu.
Ali Dayı başını salladı. “Biz senden bir şey beklemeyiz. Yolda birine rastlarsan, sen de kapını aç. Borcunu öyle ödersin.” Orhan o köyden ayrıldıktan yıllar sonra büyük bir iş adamı oldu. Ama o geceyi hiç unutmadı. Bir gün yolu yine o köye düştü. Ali Dayı ve Meryem Ana’nın evine gittiğinde yaşlı çiftin zor günler geçirdiğini öğrendi. Tarlaları kuraklıktan verim vermemişti. Tavuklar ve hindileri salgınla ölüp gitmişti. Çok zor durumdaydı yaşlı çift. Orhan onların yanına gitti ama kimliğini hemen açıklamadı. Köyde bir kuyu açtırdı, sulama sistemi kurdurdu. Ali Dayı’nın evini onarttı ve ona çok sayıda tavuk ve hindi aldı. Meryem Ana'ya da çok güzel altın bilezik almıştı. Çünkü onun altın gibi kalbi vardı ve zamanında kendisine çok iyi ikramlarda bulunmuştu ve insanlığını göstermişti Meryem Ana. Şimdi tüm bunlar onlara deme zamanı ve onları mutlu etme zamanıydı. Sonra bir akşam kapılarını çaldı.
“Selamünaleyküm,” dedi.
Ali Dayı kapıyı açtığında yüzü tanıdık geldi ama çıkaramadı.
“Ben,” dedi Orhan, “yıllar önce kapınızı çalan yolcuyum.”
Ali Dayı’nın gözleri doldu. Ama en çok sevindiği şey yapılan yardımlar değildi. “Demek ki,” dedi, “iyilik yerini bulmuş.”
Orhan başını eğdi. “Siz bana sadece yemek vermediniz. İnsanlığın hâlâ yaşadığını gösterdiniz.”
O günden sonra köyde bir söz daha
sık söylenir oldu:
“Misafir bereketiyle gelir.”
Ve gerçekten de o köyde hiçbir sofra misafirsiz kalmadı, hiçbir kapı umuda kapanmadı. Çünkü misafir varsa bir yerde bereket de vardı, insanlık da vardı ve insanlık daima yaşayacaktı böyle insanlar var olduğu sürece.